وَ اَشَارَتْ بِاسْتِغْـفَارِكَ مُذْعِنَةً مَا هٰكَذَا الظَّنُّ بِكَ وَ لاَ اُخْبِرْنا بِفَضْلِكَ عَنْكَ يَا كَرِيمُ يَا رَبِّ وَ اَنْتَ تَعْلَمُ ضَعْفِى عَنْ قَلِيلٍ مِنْ بَلاَءِ الدُّنْيَا وَ عُـقُوبَاتِهَا وَ مَا يَجْرِى فِيهَا مِنَ الْمَكَارِهِ عَلَى اَهْلِهَا عَلَى اَنَّ ذٰلِكَ بَلاَءٌ وَ مَكْرُوهٌ قَـلِيلٌ مَكْثُهُ يَسِيرٌ بَقَاؤُهُ قَصِيرٌ مُدَّتُهُ فَكَيْفَ احْتِمَالِى لِبَلاَءِ الْآخِرَةِ
Ve eşaret bi’stiğfarike muz’ine.
Ma hakeze’z-zannu bike ve la uhbirna bi-fazlike anke ya Kerî-mu, ya Rabb.
Ve ente te’lemu za’fî en kalîlin min belai’d-dunya ve ukûbatiha. Ve ma yecrî fîha mi-n’el-mekarihi ala ehliha.
Alâ enne zalike belaun ve mekrûh, kalîlun meksuh, yesîrun bekauh, ka-sîrun muddetuh. Fe-keyfehtimalî li-belai’l-ahire.
günahını itiraf ettiği hâlde senden mağfiret dileyen uzuvları (azaba düçar eder misin?) Senin hakkında böyle düşünülemez;
senin fazl-u keremin bize böyle tanıtılmamıştır, ey kerem sahibi, ey Rabb!
Dünyanın azıcık bela ve cezası ve ondaki zorluklar karşısında benim tahammülsüzlüğümü sen biliyorsun.
Halbuki dünyadaki bela ve zorlukların devamı az, tahammülü kolay ve süresi kısadır;
o hâlde nasıl tahammül edeyim ahiretteki